Ruhsuzlar Komandosu


Dünden arta kalanları bir çantaya doldurdum. Ondan önce kalanları da denize savurdum. Çünkü seni sevmek bunları gerektirmekteydi. Ne kadar kırıp döküp parçalarımı onarmadan bıraksan da onları yok sayıp bazen bir çantaya, bazen denize bazen de halının altına süpürmekti işim. Çünkü sevmek yaralanmaktı, yaralı kalmak ve sargısız müdahalesiz devam edebilmekti.

Zayıf noktamdı seni sevmek. O umursamaz çetin rüzgarların içinden adaya varmak, bulamamak ve ağlayıp geri dönmekti. Kati surette küfretmemek, isyan edememekti seni sevmek.

Bunu bir hırs savaşına çevirmeden, elde olanlarla yetinip. Gözleri aşktan yorgun düşmüş çiftlere hasetinden bakamamaktı. Seni ve beni yerlerine koyup hayal kurmaktı. Sana hediyeler alıp, evinin kadını çocuklarının anasıymışçasına seni kollamaktı seni sevmek. Her vuruşuna bi bahane uydurup görmezden gelmekti.

Adına methiyeler düzüp kendi adımı unutmaktı belki de. Yıllar içinde benliğimi yitirip senliğe adım atmaktı. Onlarca kez aynı duvara bilerek çarpmak aynı yerden kağıt kesiği gibi acımaktı bazen de.

Ama hep aynı duvar
duvar sen
seven ben
duvar sen
düşen ben
duvar sen
yenilen ben.

Share This:

Yalan

candle-bermanSabahtan kalma yalanlarını yatsıyı beklesin diye arka bahçeye astım, kırılan güvenimden kalan arta kalanları atmak için ise uzaklarda bir konteyner arıyorum. Her yeni gün yıkılacağını bildiğim halde ısrarla yeniden yapmaya çalıştığım iskambil kağıdından kulelerimi bu sefer de ben dağıtıyorum. Huzurlu/huzursuz bir karar vermem gerektiğinden emin şekilde kendimden korkuyorum.

Korkum, hedefime bu kadar yaklaştığımı düşünürken aslında hedefin ben olduğumu farketmemle çoğalıyor. Bu, kendimi yeniden tanımlamamdaki kat ettiğim onca yolu da boşa çıkartıyor. Kendimden korkuyorum. Geçmişimin sırtımda büyük bir yük değil bir kambur halini almış halde buluyorum.

Bir kadeh şarapta kaybolmuş gibi gözlerim faltaşına dönmüş, ağzım burnum kan içinde bütün güzel hatıralarıma sesleniyorum. Talihin yüz karası olduğumu düşünüyor, bu düşünceleri elimin tersiyle itip sesim çıktığınca bağırıyorum.

Ömrümce güldüğüm sayılı anları hatırlamaya çalışırken bile beynimin bu anıları kaydettiğinden bile şüpheli gözlerimi etrafta gezdiriyorum. Sesime gelecek bir işaret çektiğim işkenceyi bitirecek gibi geliyor. Sonra kendimi arka bahçedeki yalanlarını izlerken buluyorum.

Bir yalan söyleyelim mi?
Belki bir mum söner.

Share This:

Mektup

mektup
İçimin dağınıklığı odama vuruyor. Güneşi beklerken her gün yere saçılmış olan darmadağın ruhuma basmadan odadan çıkmaya çalışıyorum. Evi kendi halinde bırakıp bir otele yerleşmek, önce kendimden sonra senden vazgeçmek için ilk trenle yolculuklar planlıyorum.

Yüzüme bakamayacak hale geldim. Yüzümden utanıyor, yüzsüzlüğümün tokat gibi çarpmasında da bir hayli korkuyordum. Kaldırımlardan bile çekinir oldum, dile gelseler perişanlığımı ayaklar altına serecekler gibi gözümün içine bakıyorlar. Yere bakmadan yalnızlığın içinden geçiyorum, kayboluyorum.
Yanlış bir sokağa girmekten korkmuyorum. Baştan aşağı yanlışlarla dolu hayatımda bunu tek doğru kabul ediyor, yanlışlarımdan ders almayı kati surette reddediyorum.
İyi anlarımı/yanlarımı attığın çöplerde arıyor, kaldırımda kalemimim kırıldığı bir mektup buluyorum, ağlıyorum.
Bir zarf alalım mı?
Belki bir mektup oluruz.

Share This:

Ziyan

ziyan
Hüzünlerden arta kalan zamanlarda sonsuza dek mutlu olma hayallerinde boğuluyor, ölmemek için hüzün dallarıyla yeniden hayata tutunuyorduk. Tutunduğumuz dallara gözlerimizin içinden gülücükler hediye ediyor, yine kırılıyorduk. Tuttunduğumuz yerden kırılıyor, kırıldıkça çoğalıyorduk.

Çoğalan ağrılarımdan ağları içime atıyor, içimde büyük bir ağ örüyorum. Sanki hüzünler ağlarıma takılacak, tek hamlede onları içimden atacakmışım gibi hissediyorum. Bu hisler kramp gibi kalbime saplanıyor ve her saplanış hüzünlerden arta kalan zamanlarımı azaltıyordu.

“Gizli bahçelerinizde açan çiçekleriniz vardı” diyor Necatigil, etrafımda boydan boya bir sonbahar, rüzgardan kırılmış dallarıyla ağaçlar bir umut yeşermeyi bekliyorlar. Onlarda kendimi görüyorum, umutlu/umutsuz bir hayli de huzursuz.

Bir hayalin içinde duvardan duvara vuruyorum kendimi. Olmayacağından emin, kuşkusuz kırılacağımdan da. Ben kendi kendimi üstelik bir hayalin içinde kırar döker ziyan ederim. Sonra ziyan olmuş benliğimin parçalarına hatalar, pişmanlıklar yükler üstelik yine kendi kendime yoluma devam ederim.

Bir hayalin peşinden koşalım mı?
Belki kırıklarımızı sararız..

Share This:

Kendini Kandırma Sokağı

kendini kandırma sokagiKendini kandırmanın kaldırımında yürüyorken ceketimi sislere, kalbimi köşedeki çöp yığınına bırakıyorum. Gecenin karanlığı kendini yavaşça göstermekte. Belli ki yarın hava soğuk olacak, sıcak olsa diyorum tepemde bir yıldız demeti olurdu. Hoş, onlar da beni terketmiş olabilirler değil mi?

Kendini kandırmanın sokaklarına dalıyorum. Yorgun olmalıyım diye geçiriyorum aklımdan, sonra öyle güzel kandırmışım ki yorulmamışım diyorum. Bunca lafı ederken göğsümü yokluyorum, derin bir acı hissetmem gerekli… Aklıma çöpe bıraktığım kalbim geliyor, sonra gülüşün. Gülüşünü betimlemek istiyorum, aklıma yeterince çirkin kelime gelmiyor. Bir sevmek geliyor içimden, sonra kendime kocaman bir tokat atıyorum. Kendimi üzmenin yeterince haddini aşmışken daha fazla üzmenin ne anlamı var diyorum.

Kendini kandırmanın kaldırımına oturuyorum. Kafamı avuçlarımın içine alıyorum. gözyaşlarımı sanki birisi siliyor gibi siliyorum. Ellerime yabancılaşıyorum. Beyaza kesiyorlar, kopsunlar istiyorum. Aklımdan delice şeyler geçiyor, bir öldürmek bin ölmek istiyorum. Ölürsem unuturum diye söyleniyorum. Yalnızlığımın içinde yeşeren kendini kandırma çiçekleri yüzüme yüzüme gülüyorlar.

Ben hep giderim diyorum kendime, sonra sesin geliyor uzaklardan. Bir konuşsan diyorum, bir uzatsan elini ben yine kandırırım kendimi, gidemem.

Bir kere öldürelim mi?
Belki bin defa ölürüz.

Share This:

Bir Düşün İstedim

bil istedim
Hiçbir neden yokken bir anda hayatıma karışıyorsun ve düne kadar aşık olduğun kadınlara her şeyini verirken aşık olmadığın kadınların her şeyini alıyorsun. Sanki ortalık bir intikam oyunu. Sanki düne kadar yaşadığın acıların tamamının hıncını benden ondan şundan çıkartıyorsun.

Hayatının yolsuzluklarını hayatına giren hiçlere yüklüyor, onlara bedel ödetiyorsun. Bu bedel bazen ağır bazen hafif ama hiçbir zaman umrunda olmayan sınırların içerisinde gerçekleşiyor.

Kendimi hakikatli bir kendini kandırıcı olarak adleden ben, ben bile önünde saygıyla eğiliyorum. Dediği ile yaşadığı bu kadar birbirinden farklı olan senin, önce alnından sonra çenenden öpüyorum. Çünkü alnında bir aptal olduğun yazmıyor. Çenen ise en mükemmelinden bir sanatçı, çünkü o en tutarsız anlarda bile tutarlılığını sağlamak için çenesinden geleni yapıyor.

Neyse mevzumuz bu değil. Asıl mevzu aslında hiçbir şeyken çok şey olma arzun. Ne kadar reddetsen de elinin tersiyle itsende karşındaki kişinin hayatının merkezine oturup ağlamak en favori numaran.

Neden? Hayatında sevgilim diyeceğin kadınlar sadece “aşık” olduklarınsa sayet neden “aşık” olamadıklarının hayatına bu kadar giriyorsun? Neden aslında istemediğin halde bir hayat bağı kurup onları üzüyorsun? Neyin intikamı bu?

Neyse konumuz bu da değildi. Konumuz sokaklarda onlarca insan ölürken bizim kalbimizin sızısına takılmamız anlıyor musun? Kalbimiz sokaklardan daha büyük. Ve hal böyleyken küçük orospu çocuğu, bu yaptıkların insanlığa sığıyor mu?

Bir düşün istedim.

Share This:

Duvar Ustası

dream catcherMutsuz biten bir masalın baş kahramanları olarak yaşadıklarımızdan ne gururlanıyor ne de utanıyorduk. Tüm masalların mutlu bittiğini varsayıp kendi hayatlarımıza mutsuzlukla devrim yapmış ve tüm bunları yaşanmamış varsaymıştık. Yasaklı/yaşanmamış olmanın vermiş olduğu haklı eksiklikle yolumuza devam ediyorduk. Günler günleri kovalıyor, mutluluk bitmeyen topraklarda yolumuza ayrı ayrı devam ediyorduk.

Geceleri yaşamaktan yorgun düşmüş, bir gündüz kıyısında buldum kendimi. Yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgi gibi bana bakıyordun. Her ne kadar bakışlarını reddetsem de gözlerimin kaçtığı her noktada seninle karşılaşıyor nefesini nefesimde hissediyordum.

Koca bir meteor olarak kalbim çarpıp parçalayacağı bir hedef aramaktaydı. Kuş seslerine aldırış etmiyor da artık. Tüm teçhisatını donanmış, savaşmaya ve esasında öldürmeye hatta büyük bir katliama hazır bir asker gibi hedefini kestirmeye çalışıyor, yorgun düşüyordu.

Mutlu sonların yalnızca filmlerde olduğu gerçekliğini dolabıma, kendimi hayal dünyama astım. Yeniden yaşayabilmek için naftalinleri, kalbimi çöpe attım.

Share This:

Yalnız

room Yalnızlık köşesini tutmuş, tüm karanlığınla bir şeyler bekler bakışlarını üzerimden çekmemekte ısrar ediyor. Kaçacak delik arıyor, hepsinin ardına kadar kapalı olduğunu görüyorum. Korkudan ne yapacağımı şaşırmış haldeyim. Kim olduğumu bilemez haldeyim. Avazım çıktığınca bağırasım geliyor, ürküyorum. Gözlerim kapı koluna ilişiyor, bir adım atabilsem diyorum içimden olabildiğince sessiz bir biçimde, içimi duyacak gibi yalnızlık. Gözlerini tek saniye üzerimden ayırmıyor.

Derin bir nefes alıp avazım çıktığınca bağırıyor, ellerimi yıldızlara uzatıyorum. Birisi ellerimden tutup, beni alıp yıldızlara çıkarıyor. Kendimi yatağımda ağlarken görüyorum. Ev almış başını gitmek için fırsat kolluyor. Evdeki dağınıklık, etrafa saçılmış içki şişeleri, boşaltılmamış küllükler, hepsine özenle isim verdiğim fakat artık bakımsızlıktan solmuş çiçekler kalbime hançer gibi saplanıyor. En çok da elimin her kaleme gittiğinde çizdiğim eskizlerin üzerinde gördüğüm sigara yanıkları…

Bunları ben mi yapmıştım? Nasıl olabilirdi. Derin bir ah çektim. Ellerim boştu. Hatırlıyorum biri beni ellerimden tutup çekmişti bu yıldıza. Etrafıma bakıyorum. Gözlerim birilerini arıyor, bulamıyor. Sonra bir çift deli gözle göz göze geliyorum. Yalnızlık köşesinden beni buraya kaldırmış. İrkiliyor, kendimi yeniden evimde buluyorum. Alelade şekilde evi topluyorum. İçimdeki huzursuzluk büyük bir çığ gibi üstüme geliyor. Eşyalarımı istifliyorum…

Koltukta yalnızlık için bir yer açıp buyur ediyorum. Eli kolu bağlı mahkumlardan farksızım. Aklıma sevdiceğim Attila İlhan’ın dizeleri takılıyor “yalnızlıktan da kurtulup yalnız kalmak istedim” bu dizeleri aklımda mıh gibi tutuyorum. Pencereleri açarsam gider diye düşlüyorum. Evdeki az sayıdaki tüm pencereleri ardına kadar açıyorum.

Evde içki kalmamış. Çok istekli olmasam da evden çıkmam gerek diye düşüyorum. Apar topar üstüme bir şeyler geçirip sokağa çıkıyorum. Hava tüm mutsuzluk ve aklıselim olmayan ev arkadaşıma inat inanılmaz güzel. Güneş gökte bir altın madalya gibi parlamakta. Kendimi rahatsız hissediyorum. Bir an önce eve dönmek ve bu işi sonsuza kadar halletmek lazım diye düşünüyorum.

Evdeki tüm eskizleri, notları, kalemleri topluyorum. Gözümü nereye çevirsem yalnızlık. Bu benim tüm ilham kaynaklarımı fütursuzca içine çekmekte. Güçsüz kalıyorum.

Kalemimi alıp yazmaya başlıyorum, her satırda evim daha da aydınlanmaya başlıyor. Sanki bakımsızlıktan solan o çiçekler renk değiştiriyor, sigara yanıkları geçiyor, kadehim kendi kendine doluyor. Yazdıkça yazıyor, çizdikçe çiziyorum. Saat üçü yirmi geçiyor. Dışarının aydınlığı evime giriyor. Yerimden doğruluyorum, yalnızlığın oturduğu kanepeye uzanıp dinlenmek istiyorum.

Yalnızlık yok, içimde garip bir endişe duyuyorum. Fark ediyorum ki, artık yalnız bile değilim…

Share This:

Kördüğüm

fuck it
Yine karşılıklı içemediğimiz o akşamın kıyısında oturmaktayım. Elimde ucuzundan bir kadeh viski var. İçinde elbetteki tek buz. Bir şeyleri çift olarak düşünmeye başladığım an fena halde yalnızlıklardan yalnız beğenirken buluyorum kendimi.

Yine karşılıklıklı içemediğimiz o akşamın kıyısında çantamdan gözlerini çıkartıp karşıma koyuyorum. Elim yüzüm yalnızlık, gözlerimden akanları sokaklara döküp kadehimden bir yudum daha alıyorum. Yalnızlık beni sadece yıpratmış değil düpedüz ele geçirmiş halde. Ellerimi cebime sokuyorum, korkuyorum.

Yine karşılıklı içtiğimiz bir hayalin içinde kaybolmuşum. Aslında mutluluğun çok da uzakta olmadığını düşünüyor üzerine bir sigara yakıyorum. Her sigara yakışımda bana bir nefes daha yaklaşıyorsun, korkuyorum. Yalnızlıktan kangren oluşlarımı, bir nefeslik duraklarda dinlenişimi aklıma getiriyor sonra onları sert bir üslupla kovuyorum.

Yine karşılıklı ilk oturduğumuz günü düşlüyor, fezaya gönderilmiş gibi nefessiz kalıyorum. Bir kadehime bir de uzaktan kendime bakıp, bu üzüntünün harabesini izlemekten zerre keyif almıyorum. Sonra gözüm sana ilişiyor elinde bir rakı kadehi bana doğru uzatıyor beni selamlıyorsun, uyanıyorum.

Yalnızlıktan yalnızlık beğenirken, senin o yaşattığın fevkalade acının bir önemi kalmıyor. Aksine beni daha çok üzmeni, daha çok yazmayı her satırda da seni sonsuza kadar tüketmeyi diliyorum.

Bir kadeh daha var mı?
Belki birlikte bir satır oluruz.

Share This:

Tılsım

tılsımSize diyorum bayım, sizin kalbiniz usta bir elden çıkmış dantel gibi kötülükle işlenmiş. En ince detaylarında bile iyilikten en ufak bir esare görünmemekte. Ve bayım inanın ki bunları arkanızdan konuşmuş gibi olmak istemem. Yüz yüze gelebilirsek eğer, kötülüğünüzün suretinizin güzelliğine yansımamış yüzünüze de ifade edebilirim.

Siz beni dinlerseniz bayım, size anlatacak tonla lafım yok. İncittiğiniz şeyler üzerine methiyeler düzmek de değil niyetim. Hatta sizin kalbiniz var mı bazı zamanlar bundan da şüphe etmekteyim.

Bir kalbinizin olma ihtimali üzerine rüyalar görmekteyim. Önce gözlerinizden sonra yanaklarınızdan öpüyorum. Düşlerimde fazlasıyla iyi birisiniz. Uykumda ölesim geliyor aslında sizinle her karşılaştığım zaman. Sanki başucumdaki bir tılsım ve her seferinde aslında olmasını istediğim sizinle oluyorum her gece.

Fakat kat’i surette her uyanışımda sizin o saf ve değişmez kötülüğünüzle karşılaşmaktayım.

Tekrar doğalım mi?
Belki iyilikler yeşerir.

Share This:

Devrik

28458-Reeds-In-The-Sun
Tamamı yanlış yazılmış bir kitabın, doğru tek cümlesiydik. Yüklemimize bastılar, devrildik.

Gündüzler akşamları kovalıyor. Ben her gün güneşi gözlerinden doğuyor, hayalinde boğuluyorum. Bir kalem tutuşturuyorum parmaklarımın arasına bir de sigara. Güneş gözlerinden batmakta. Gelen giden günlerin hesabını tutuyorum arasıra, ne çok alacağım var diye düşünüyorum. Ayrılıkla karşılıklı oturup alacak/verecek derdine düşüyorum. Ne çok hayal alacağım olduğunu görüyor dubleyi arttırıp bir kadeh daha dolduruyorum kendime. Uzağıma düşürüyorum telefonumu. Arayan/soran bir köşede beklesin diyor, aramayacağından emin yazmaya devam ediyorum. Unutmak için ya yazar ya da çizerim bildim bileli. Hep eksik yazıyorum seni. Unutmak istemediğimden değil inan öyle yorgunum ki şusıra üşeniyorum. Yoksa tek kalemde unutabileceğimi biliyorum.

Ayrılık karşımda oturmuş halime gülüyor. Saçmaladığımın farkında olmadığımı düşünüyor besbelli, yüzüme de vurmuyor. İyimser yaklaşırsam aslında hiç fena biri değil. Çirkinliğini yüzüne vurmuyorum o da bana zorluk çıkartmıyor işte. Gideceği günü iple çektiğimi belli etmemeye çalışıyorum, bu gayretim beni de şaşırtıyor. Ona da bir kadeh koyuyorum. Benden daha üzgün görünüyor. Üzülsün istemiyorum.

Hayallerden inşa ettiğim evimin düzenini bir türlü oturtamıyorum. Ayrılık kendine bir oda aldı. Bu yüzdendir doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor. Her hafta çerçeveler alıyorum, onlara duvarlarda güzel yerler buluyorum. Sonra aklım karışıyor, üzülüyorum. Yanyana çekilmiş bir karemizin olmayışı beni hüzünlere gark ediyor. Unutmalıyım diye geçiriyorum aklımdan. Sonra Ahmet Dayı ile içiyoruz akşamları. Ben onu o beni pek ala avutuyoruz.

Gündüzler akşamları kovalıyor. Ben her gün güneşi gözlerinden doğuruyor, adını verdiğim çiçeklerimle konuşuyorum. Günler öyle böyle geçiverip gidiveriyor işte. Zor bir zanaat öğrenmekle meşgulum.

Tekrar öpüşelim mi?
Belki yine çiçekler açar.

Share This:

Hayal

hayalMuazzam bir deniz kenarı, derme çatma bir masa üzerinde iki kadeh. Ellerin avuçlarımın içinde ve arkanda batan güneş gözlerinden yükselmekte. Sabaha karşı hafif sarhoş, esintilere aldırmıyor, omuzlarımdaki kolların ve beni sarışını hayal ediyorum.

Bir geceyi daha kalbimizin atışlarıyla batırıyoruz. Ruhunda yüzüyor, gözlerinde boğuluyorum. Zaman bazı anlarda duruyor, öpüşlerin tanrıların gücüne gidiyor. Aşkın içinde sarhoş oluyor, yan yana özlem çekiyoruz. Bilemiyoruz. Bu bilinmezlik mapusluk gibi, gökyüzünü demir parmaklıkların ardından görüş gibi geliyor. Bir sevmek geliyor üstümüze fırtına gibi çöküyor. Kalplerimizi alıp masanın üzerine koyuyoruz. Tanrılar bize gülüyorlar. Onlara aldırış etmiyoruz. Kalbini seviyorum. Sonra çıkarıp gözlerini koyuyorsun. Gözlerini avuçlarımın içine alıyor ve öptüğümü hayal ediyorum.

Gözlerinden güneş doğuyordu. Gündüz olmuştu. Aşkımdan beynimi masada unutmuş, kokunu çantama saklayıp yanıma almıştım. Ellerini tuttum. Gözlerinden güneş doğmuştu. Önce nefesinden sonra kalbinden öptüm. Birlikte günü doğurduğumuzu hayal ediyorum.

Sokaklarda kayboluyor, birbirimizde kendimizi kaybediyoruz. Sabahın ilk ışıkları gözlerinden yükselmekte, gözlerini kalbime koymuş yürüdüğümüzü hayal ediyorum.

Akşam vakti için birbirimize sığınıyoruz. Bir masamız var diyor, o masayı tanrı ilan ediyoruz. Ellerimle yüzünü seviyor, içimdeki aşkı betimleyemediğim için kendime kahrediyor. İlham denilen şeyin ete kemiğe bürünmüş halini, seni, karşımda gördüğümü düşünüyor ve deliliğin sınırlarında gezdiğimi hayal ediyorum.

Günler içinde bir minik ev inşa ediyor, içine fotoğraflar koyuyoruz. Her yeni gün gözlerinden doğuyor. Her yeni gün evimize bir fotoğraf ekleniyor. Sanki ayrı kaldığımız sürelerle inatlaşıyoruz. Öyle bir sevmek geliyor ki fanilik bunu anlatmaya yetmiyor. Anlattığımı hayal ediyorum…

Share This: