Alican Yücesoy: ‘ Rollerde çeşitlilik arıyorum.’

Alican Yücesoy… Kiminiz onu bir filmden hatırlarsınız, kiminiz tiyatrodan, kiminiz reklamlardan, ama çok dizilerden. Alican, son günlerde TRT’de Şubat olarak karşımıza çıkıyor. Yine bambaşka bir rolde, yine abartısız, mükemmel oyunculuğuyla ekranlarda. “Yarayla alay eder yaralanmamış olan” diyerek ekranlara merhaba diyen dizide, rolünün hakkını sonuna kadar veriyor.

Röportaja geçmeden önce biraz Alican’dan bahsetmek istiyorum. Alican Yücesoy, ‘Son Osmanlı Yandım Ali’ de Atatürk rolüyle dikkatimi çekmişti. Fakat benim oyunculuğunu keşfetme şansım ilk kez ‘Prensesin Uykusu’ filminde oldu. Hatta o filmle ilgili düşüncelerimi de bu linkte anlatmıştım. Aslında o dönemde Eyvah Eyvah’ın ilk filminde de küçük bir rolde olmasına rağmen filmdeki en iyi performanslardan birini gerçekleştiriyordu.

Kremini reklamlarında uyku tutmayan, Çizi reklamında açlıktan tavuğu kovalayan restoran sahibini beklemek yerine Çizi’sini yiyen genç, Adanalı dizisinin Tilki Timur’u, Zoraki Koca’nın Tarık’ı, Sen de Gitme ‘nin Doktor İlker’i, Suskunlar’ın Cebrail’i…

Ekranlara en çok yakışan isimlerden biri. Bu kadar dizide yer almasına rağmen, hala ilk günkü heyecanıyla tiyatroyu da bırakmaması başka bir artısı.

Geçtiğimiz kış, Alican’ın davetlisi olarak Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda “Aklı Havada” oyununu izlemiştim. Külhanbeyi’nde henüz izleyemedim ama bu sezon onu da mutlaka izleyeceğim. Ayrıca bir de bu sezon Tiyatro Hal’de Eksik adlı bir oyuna başlamış onu da izlesem fena olmaz.

Alican Yücesoy’a sorduğum birkaç soruyla birlikte, ufak bir röportaj yapmıştım. Bugün de Alican’ın doğum günü şerefine bu röportajı yayınlamanın daha güzel olacağını düşündüm. Buradan da kendisine iyi ki doğmuşsun diyorum!! 🙂

Alican Yücesoy, Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde okumaya başlamasıyla birlikte, aynı zamanda Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun seçmelerine giriyor ve o zamandan beri burada oyuncu.

Peki neden Bakırköy Devlet Tiyatrosu?

2001’de bir audition’a katılmak için gelmiştim Bakırköy Devlet Tiyatrosu’na. Sınava girdim. Sonra burada başladı ve devam etti. Birkaç kez dışarıda başka oyunlarda oynadım. Onun dışında hep buradayım.

Önce reklamlarla mı başladı televizyon işleri?

Tiyatrodan sonra aslında reklamlardan önce bir iki tane dizide oynamıştım. Mesela Pilli Bebek diye bir dizide oynamıştım. Sonra reklam tabiiki. O dönemde oynadığım diziler de iki üç bölüm sürüp, yayından kalkıyordu. Aslında reklamlar benim tanınmamı sağladı.

Bu aralar pek reklamlarda göremiyoruz seni. Dizilerden dolayı reklamlara ara mı verdin?

Öyle bir şey yok aslında, anlaşmalara bağlı olduğu için reklamlar her zaman yapılabiliyor.

Kariyerinin başlarında, ‘Son Osmanlı Yandım Ali’ filminde Atatürk gibi bir rolde görüldün. Böyle bir rolle başlamak sana bir sorumluluk yükledi mi? Seni nasıl etkiledi?

Bana bu soruyu o zaman sorsaydın bir sürü şey söylerdim büyük ihtimalle ama şimdi o zamana bakınca, bu işi yapan insanlar tarafından bilinir oldum. Bir rolü bence erken oynamış oldum. Atatürk rolünü oynamak için erken olduğunu düşünüyorum. Biraz daha ileri yaşlarda oynanabilecek bir rol. Her oyuncu için bence öyle. Kırklı yaşlar daha objektif olabileceğin, oyuncu olarak da hakim olabileceğin bir yaş. Zaten bana kalırsa, oyuncular tecrübe kazandıkça, yaşlandıkça, yaşadıkça, izledikçe iyi oyuncu oluyorlar. Baktıkça, gezdikçe, tozdukça, hayatta birçok şeyi yaşadıkça iyi oyuncu oluyorlar. Öyle bir rolü de ben de daha ilerde oynamak isterdim.

İleride belki tekrar oynarsın…

Düşünmüyorum ama, belki çok ilerde olabilir. O rolden beş yıl sonra bile, hatta hala geçtiğimiz yaza kadar Atatürk rolleri için aranmaya devam ediyordum. Son bulmadı.

Oyunculuk geçmişine baktığımda tiyatroda, filmlerde ve dizilerde oynadığın rollerin hepsi aslında birbirinden çok farklı…

Evet aslında hep öyle oluyor. Şimdi yeni bir filmim daha gösterime girecek. Onda da zamanında ölümsüzlük suyu içmiş, 700 yaşında bir adamı oynuyorum. Biraz fantastik bir hikaye. O adamın bir şeyin peşinden giden hikayesini anlatıyor.

Benim ilk defa ‘Prensesin Uykusu’ndaki oyunculuğunla dikkatimi çekmiştin. O filmden sonra yaptığın işleri takip etmeye başladım. Bu kadar mütevazi olup, bu kadar temiz ve başarılı oyunculuk sergilemen açıkçası beni çok etkilemişti.

Şöyle bir amacım, olmak istediğim bir şey var, hayattan beklediğim… Hani dedin ya Atatürk’ü oynadın. Bana kendi arkadaşlarım da ‘Atatürk’ü oynadın, daha ne oynayacaksın’ diyorlar. Birçok insanın oyunculuğu bitireceği rolü sen kariyerinin başında oynadın, diyorlar. Ne oynadından ziyade, ben çeşitlilik arıyorum rollerde. Hiç olmadığım biri olmak, öncekine hiç benzemeyen biri olmak…

Teklifler mi bu şekilde farklı geliyor, yoksa sen mi seçiyorsun?

Bu şekilde seçmeye çalışıyorum ama çoğu zaman bizim işlerde bazen beklesen de olmuyor. Beklemekten yoruluyorsun. Bir şeye eyvallah, tamam demiş oluyorsun. Ve onu kendi başına oraya çekmeye, başka bir şey yapmaya çalışıyorsun. Yoksa benim de oynadığım rollerin birçoğu birbirine benzer rollerdi aslında. Oyunculukta, sinemada sen bir kalıpsındır ve roller bu kalıplara göre gelir. Özellikle Türk sinemasında işler böyle ilerliyor. Bana da tabiiki öyle oluyor. Ben bunu nasıl farklı oynayabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Oyunculuk biraz yorum işidir. Yapımcılar bundan ne kadar memnun bilmiyorum. Ama dışardan izleyici olarak baktığımda farklı biri olarak görmek istiyorum kendimi.

Birçok oyuncunun kariyerinin başında yer almasının şans olacağı Eyvah Eyvah gibi projelerde yer aldın, bu biraz şans mıydı? Özel bir şeyler yaptın mı?

Özel bir şey yapmadım. Hiçbir atılımda bulunmadım. Ne kendim için bir pr yaptım ne de böyle bir çabaya izin verdim. Böyle çabalar oyuncuların hayatında hep olur. Birileri senin için çabalar ama bunu da istemedim.

Seni magazin programlarında da hiç görmüyoruz…

Kendimi magazin değeri olan biri olarak görmüyorum. Öyle de yaşamıyorum. Onların da nasıl yaşadıklarını bilmiyorum da, merak da etmiyorum. Bu işlerde sen bunu istemesen de, birileri senin için bunu istiyor ve dayatıyorlar. Seni oraya doğru sürüklemeye çalışıyorlar. Asıl zor olan senin bunun karşısında durabilmen. Ben bunu istemiyorum diyebilmek gerek…

 

Share This:

Anket: @styleboom

Anket bölümüne hız kesmeden devam ediyorum. Kendime şaşırıyorum:)

Bu hafta ikinci konuğum güzeller güzeli StyleBoom . Sosyal medya sayesinde başlayan arkadaşlığımız 1,5 sene önceki bir Fashion Night Out sayesinde gerçek hayata taşındı. Tam anlamıyla çok hoşsohbet ve içten biri. Moda blog’u yazma işini en ciddiye alan arkadaşlarımdan. Ben mesela onun yaptığı özel çekimlere bayılıyorum. Aslında en çok da kullandığı dil hoşuma gidiyor. Modadan çok anlamayan, sadece moda blogger’i arkadaşlarımı takip ederek bir şeyler öğrenmeye çalışan ve edebiyat okumuş, yazmakla kafayı bozmuş biri olarak Boom’cuğumun dili çok keyifli. Aşağıdaki cevaplarda siz de bunu farkedeceksiniz. 🙂

Sabah ritüeliniz?

Hemen pencereden gökyüzüne bakmak, güneşliyse keyiflenip kapalıysa homurdanmak; kocimi öpmek, radyoyu açıp twittera ve bloggera sarılmak, kahvaltı, yüz bakımı, hızlı ev toplamaca, iş:)

Dinlemekten bıkmadığınız albüm?

 

Pearl Jam Ten ve Red Hot Chili Peppers Blood Sugar Baby Sex Magic; Megadeth Countdown to Extinction; Smashing Pumpkins Mellon Collie and The Infinite Sadness.

Okumaktan bıkmadığınız kitap?

Başucumda her zaman Hüseyin Rahmi’den bir şeyler durur, Şıpsevdi ve Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç en sevdiklerim, herhangi bir sayfayı açar okur deli gibi gülerim. Küçük Prens’i ve Tolkien’in her bir kitabını bin kez okuyabilirim.

Hayatınızda en gurur duyduğunuz an?

Her bir öğrencimin mezuniyet töreninde diplomayı alır almaz uzaktan bana gülüp selamladığı an.
Üniversitede bu dünyayı değiştireceğim diye icabında meydanda bağırıp çağırdığım, icabında trene atlayıp eğitim parklarında gönüllü öğretmenlik yaptığım zamanlar.

Hayatınızdaki en unutulmaz an?

Evlenme teklifim:)

Bir gün (o zamanlar galiba lise1’deydim) yaylada amcamın Kartal marka arabasını çalıp bir büyükbaş sürüsünü kızdırdığım için peşime düştükleri o “an” 🙂

Bugüne kadar aldığınız en iyi tavsiye?

Panik yapma:)

Yaşam mottonuz?

Imagine!
Bir de “I’m Too Pretty To Work” bana çok sempatik geliyor.

Seyahat etmekten en zevk aldığınız yer?

Yurtdışında dilini kesinlikle anlamayacağım yerler, yurtiçinde Bozcaadam ve çok sessiz, çok izole, çok keşfedilmemiş yerler.

Şehir içinde kaçamak noktalarınız?

Karaköy, Moda, Bebek.

Başka bir iş yapsaydınız ne olurdu?

Yönetmen olmak çok isterdim ya da uzayla ilgili bir şeyler yapmak, mesela bir astrofizikçi olmak.

Gün içerisinde en çok konuştuğunuz kişi?

Eşim. Bir de Twitter’ım:)

En son neye heyecanlandınız?

Doktora jürimde heyecan tavandı.
Bu kadar sıkıcı olmasın dersen son off-road maceramda heyecanlandım, doğumgünümde hediye paketlerimi açarken heyecanlandm.

En son ne için ağladınız?

Şunca yıllık şöförüm, hem de tevazu göstermeyeceğim çok iyi şöförüm ve ilk kez geçen hafta cep tel ile konuşmaktan trafik cezası yedim, polis memurlarını ikna edemedim. Çok dokundu, arabayı kenara çektim oturdum ağladım, bari adam gibi bi şeyden ceza yeseydim diye:))

Saçmalamadan bir şeye ağla dersen doktoranın bitişi sürecinde Ağustos-Kasım arasında sinirlerim o kadar bozuktu ki Sylvester Tweety’yi yedi diye bile ağladım.

Sizin hakkınızda bilmediğimiz bir şey?

İçim dışım bir:p Bir sürü şey var aslında.
Üniversitedeyken Ankara’da bir rock grubunda hem de bu sesle solisttim 3 aycık, sanırım bunu hiç paylaşmadım:)
Dungeon Masterim.
Elf dilini biliyorum. Darth Maul gibi çift taraflı ışın kılıcım var.
Kısa hikayeler yazıyorum. Kısacası bilimkurgusal tarafım sanırım pek bilinmiyor:)

Kendime not: Bu sayfa Boom’cuumla beraber çekildiğimiz bir fotoğrafla güncellenecek:)

Share This:

Anket: @burusvilis

Şubat ayı için büyük planlarım vardı kendi hayatımla ilgili ve bunu blog’uma da taşımak istedim. 1 Şubat itibariyle de yeni bir bölüm başlatmaya karar verdim: Anket.

İlk anketimi çok sevdiğim burusvilis‘le yaptım. O kelime oyunlarının ustası bir internet fenomeni hepinizin bildiği gibi. Bilmeyenler de şimdi öğrendi:)

Ne zaman tanıştığımızı bir türlü hatırlayamıyorum ama hep hayatımda olan biri gibiydi samimiyetiyle. İyi ki de var, hep de olsun:) Neyse çok uzatmadan bakalım burusvilis ne cevaplar vermiş.:)


Eskilerden kalma bir fotoğrafımız 🙂

Sabah ritüeliniz?

Uyanmak dışında bir ritüelim yok (: Bazen çok acayip rüyalar gördüğümde uyanır uyanmaz unutmamak için bir yere veya telefona yazıyorum.

Dinlemekten bıkmadığınız albüm? 

Vega- Hafif Müzik

Okumaktan bıkmadığınız kitap?

Clive Cussler’ın herhangi bir kitabı.

Hayatınızda en gurur duyduğunuz an?

Nefes’in ilk gösteriminde adımı gördüğüm an. İlk kez yaptığım bir şey, ismim içinde olarak sonsuza kadar kalabilecekti çünkü.

Hayatınızdaki en unutulmaz an? 

Aklıma bir şey gelmediğine göre öyle bir an olmamış henüz. Ama 11 Eylül saldırılarını unutamıyorum çünkü fantastik bir film izler gibi izlemiştim. Sanırım çok şaşırdığım için unutamadım.

Bugüne kadar aldığınız en iyi tavsiye? 

Gitar çalmamı veya çalabileceğimi kimse tavsiye etti mi hatırlamıyorum ama ettiyse budur. Bir enstrüman çalmanın kişiyi çok rahatlattığına ve algılarını değiştirdiğine inanıyorum. Tabi bu değişim herkeste pozitif olmayabiliyor.

Yaşam mottonuz?

Sanırım öyle bir şeyim yok (: Ya da her gün yeni bir şey çıkıyor. Bilemedim

Seyahat etmekten en zevk aldığınız yer?

Akyaka- Gökova. Sakar geçidinin sonunda virajlar bitince kasabayı gördüğüm anda mutlu oluyorum.

Şehir içinde kaçamak noktalarınız? 

Kafamın içinden başka kaçtığım pek bir yer yok. Çok kalabalık bir ortamda bile dışarıdan sıyrılıp oraya kaçabiliyorum.

Başka bir iş yapsaydınız ne olurdu? 

Hep sihirbaz olmak istemişimdir. Eşimi gösteride kesmem ama.

Gün içerisinde en çok konuştuğunuz kişi?

Kızkardeşimdir muhtemelen.

En son neye heyecanlandınız?  

Power Fm’de yeni başlayan programım ve yazmaya başladığım Remood adlı dergi projelerine. Habertürk blog hep heyecanlı. Sahneye çıkmak gibi.

En son ne için ağladınız? 

Sevdiğim kadın benden gittiği için.

Sizin hakkınızda bilmediğimiz bir şey? 

Önemli derecede klostrofobim var. Asansöre ve uçağa binmem. Başka da bilinmeyen bir şey kalmıyor Twitter sağolsun (:

Share This:

‘Ekosantrik’ programı Seray Sever-Volkan Akı röportajım

Yolları TV 8’de kesişen Volkan Akı ve Seray Sever, Ekim ayı başında ekrana gelmeye başlayan programları ve diğer projelerini MediaCat’le paylaştılar.

Ekosantrik nasıl gidiyor? İzleyicilerden gelen geri dönüşler nasıl?
Seray Sever: Henüz çok yeniyiz. Bir buçuk ay oldu. O yüzden izleyiciden ziyade konuklardan gelen dönüşler var. Güler yüzlü bir ekonomi programıyız. Bilgilendirme yaparken insanları sıkmıyoruz. Gelen konuklar mutlu ayrılıyorlar. İzleyici mailleri de olumlu.

İkiniz de farklı geçmişlerden geliyorsunuz. Bu programa nasıl yansıyor?
Volkan Akı: Yirmi küsur yıldır ekonomi basınının içindeyim, iletişim üzerine de çalışıyorum. O yüzden aslında ekonominin formatının biraz değiştirilmesi gerektiğinden yola çıkarak bu projeye tamam dedim. Amacımız ekonomiyi ciddi kalıbından çıkarıp izlenebilir bir hale getirmek.
SS: Ben de 1995, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunuyum. Ama bugüne kadar hep televizyonculuk yaptım. Son iki yıldır da kendi kurduğum prodüksiyon şirketiyle, finans, ekonomi ve ticaretin içine daldım. Zaten bilgi sahibiydim. Üstüne bir de bu bilgilendirmeye dönünce daha da hoşuma gitti. Piyasayı daha yakından takip etmeye başladım. Volkan’ın da çok desteği oldu. Program başlamadan önce de bir ön çalışma yapıp, kendimizi güncelledik. Böyle bir program oluşturduk. Ekosantrik ekonominin merkezi dedik.

Volkan Bey’le sizin yolunuz nasıl kesişti?
SS: Bizi kanal buluşturdu. İlk başta TV8 bana geldiğinde çekindim aslında. Şimdi Seray bunu da mı deniyor diyecekler diye. Sonra pardon ama bunu en öncelikli deneyecek olanlardan biri sensin. Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinden ekonomi bölümünü bitirmişsin neden yapmayacaksın dedim öyle karar verdim.

Siz Seray Sever’le böyle bir formatta yer alacağınızı duyunca ne düşündünüz?
VA: Ben ekonominin her alanında bulunduğum için, ekonomi haberciliğinden son yıllarda sıkılmıştım. İzlemekten ve takip etmekten. Daha farklı formatta bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyordum. Bu teklif bana geldiğinde Seray’ı tanımıyordum. Seray’la tanışana kadar aslında kesin kararımı vermemiştim. Tanıştık, güzel de bir elektriğimiz oluştu. O da önemliydi çünkü. Çok iyi bir şey yapalım dersiniz, ama iki kişi olunca elektrik tutmazsa ortak bir şey çıkmazsa ortaya iyi bir performans çıkmaz ortaya. Sonuçta televizyon ekonomi de yapsan bir show alanı, o yüzden o elektriğimizin tuttuğunu da hissettim ben azından. Ondan sonra evet dedim, birlikte yapmaya karar verdik. Seray’la bu projede yer almak hem enerji verici hem hoş oldu. İkimiz de pozitif insanlarız. Ama bir eğlence değil bu. Sadece ekonomi haberini izlenebilir kılmak amacıyla, olaylara biraz daha sıcak yaklaşıyoruz.

Programınızın formatı nasıl?
SS: Hafta içi her gün 12.30-13.00 arası, yarım saatlik çok keyifli bir program. Zaman su gibi akıp gidiyor. Çok tempolu gidiyoruz. Yarım saate sığdırılacak her şeyi sığdırıyoruz. Konuklarımız da sektörün önemli temsilcileri oluyor. Ekonomi sözlüğü bölümünde, sürekli kullanılan ekonomi terimlerinin ne anlama geldiğini öğretiyoruz. Yabancı dil konuşmuyoruz, ekonomiyi daha anlaşılır bir Türkçe’yle konuşuyoruz.
VA: Konuklarımıza rahat bir ortamda ekonomi haberlerini, sektörlerini, alanlarını anlattırmaya çalışıyoruz. Ayrıca, ekonomi sayfalarında yazan terimleri aslında çoğu kimse bilmiyor. Türkiye’de ekonomi, özellikle alanında uzman kişilere yazılıyormuş gibi yazılıyor. Aslında herkesin bir ekonomisi var. Biz bunu yaparken en dibe indirmiyoruz. Ekonomi terimlerini tabii ki kullanıyoruz ama yumuşatarak anlatıyoruz. Zaten ekonomi programlarının en büyük sorunu, izlenebilir olmaması. Onu aşmaya çalışıyoruz.

Halkı bilinçlendirmek gibi bir sosyal sorumluluk amacı güdüyor musunuz?
SS: Yok öyle bir amacımız yok. Klasik ekonomi programlarındaki bütün bilgilendirme bizim içimizde var. Bizim güleryüzlü olmamız ciddi olmadığımız anlamına gelmiyor. Hem bilgi veriyoruz hem de daha güler yüzle veriyoruz, anlaşılır dille veriyoruz. Zaten büyük iş adamları, sektörü takip edenler o dili çok iyi biliyorlar. Bilmeyenler de anlıyor, onlar da kendi takiplerini programdan yapıyorlar.
VA: Herkesi bilinçlendirelim diye bir amacımız yok. Eğitim programı yapmıyoruz. Bu bir ekonomi programı. Ama daha güler yüzlü, daha sempatik ve daha izlenebilir olmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Volkan Bey, günlük gazete mi dergi mi, her gün program yapmak mı daha zor?
VA: Hepsinin ayrı ayrı zorlukları var. Aylık dergi yaparsanız, gündemi sürekli işleyen mecralardan farklı bir şey yapmanız lazım, haftalıkta da farklı şeylere odaklanmak daha özel şeyler yapmak zorundasınız ama gündemi de aynı zamanda takip etmek zorundasınız. Günlük gazeteler ve televizyon birer yarış. Zamanla yarışıyorsunuz. Haberi ön plana çıkarma yarışı yapıyorsunuz. Orada da bir haber yarışı var. Fakat tabii yazılı basında zorluklar daha fazla, çünkü televizyon ve internet yazılı basını çok fazla ön plana çıkıyor. Zamana karşı yarışta onlar bir adım önde oluyor. Yazılı basın daha da zorlaşmış durumda. Televizyonda ise sürat ve zaman çok önemli. Bizim burada yaptığımız programda hep bahsettiğimiz halka bilgi verirken onu seyredilebilir kılmak aslında televizyonculuğun da en zor şeyi. Bir yandan haberi ve bilgiyi vermek ve aynı zamanda onu izletmek. Ben habercilik tarafından bakıyorum, sadece magazin ve sinema değil onlar ayrı konular.  Ama hepsinin keyifli yanları var. Tabii televizyonda ekrana çıkıyorsanız o anda yapıyorsunuz ve bitiyor. Aylıkta bir ay sürer, günlükte akşam 7’den 8’den sonra rahatlarsınız. Televizyonda eğer ekranda işiniz bittiyse daha rahat edebiliyorsunuz. Tabii bunun arkasındaki hazırlık da devam ediyor bir yandan.
Seray Hanım sizi bu zamana kadar dizilerde, program sunucusu olarak gördük, ekonomi eğitimi aldığınız biliniyordu ama bu yönünüz öne çıkmamıştı. Bunun için olgunlaşmayı mı beklediniz?
SS:  Yok hiç aklıma gelmemişti böyle bir programda olmak. Candaş Tolga Işık’ın aklına geldi Posta Gazetesi yazarı, aynı zamanda TV8 İcra Kurulu Üyesi ve programcılarından, onun aklına geldi. Ben ikna olana kadar da bayağı bir vakit geçti. Çünkü ben yaptığım işi seviyorum. Oyunculuğu, sunuculuğu seviyorum. Ama bu da çok heyecan verdi. Bu sene mesela en heyecan duyduğum iş ekonomi programım. Geçen sene prodüksiyon şirketimdi. Bu sene hem prodüksiyon şirketi hem ekonomi programı. Sanıyorum biraz daha iş kadınlığına dönmemle çok doğru orantılı oldu bu ekonomi programı.

Prodüksiyon şirketini geçen sene Temmuz ayında kurdunuz?
SS: Evet geçen Temmuz’da kurdum. İlk işimiz de TurkMax’te sitcom “I Love Lucy” adaptasyonu. Amerika’da ilk sit-com’u başlatan bir efsanedir. Burada “Sen Harikasın” isminde adapte ettik. Haluk Özenç yazarımız, Bülent İşbilen yönetmenimiz. Demet Akbağ, Ragıp Savaş, Güven Kıraç, Ruhsar Gültekin başrollerde. Digiturk’te TurkMax’te haftaiçi her gün yayındayız.

Peki dizi oyunculuğu ve sinemaya devam edecek misiniz?
SS: Evet, ama biraz daha belli projelerle. Ekonomi programına zarar verecek bir rolü kabul edip oynamayı düşünmüyorum.

Bundan sonra sizi daha farklı nerelerde göreceğiz?
SS: Artık beni prodüktör olarak görme ihtimaliniz çok yüksek. Çünkü yapmak istediğim çok güzel projeler var. Ben aslında program yapmak üzere yola çıkmıştım ama ilk işimiz sit-com oldu. Bundan sonra da yine ağırlıklı olarak komedi dizileri prodüksiyonu ve televizyon programları prodüksiyonuna devam edecek. Ekranda da yine talk-showcu kadın tarzımın devam edeceği projeler olacak gece kuşağında olabilir. Hatta bu anlamda çok keyifli bir projem de var. Ve bu ekonomi programından da şimdilik keyif alıyorum.
VA: Ben de bir yandan medyanın dışında iletişim danışmanlığı konusunda da bir şeyler yapıyorum. Diğer taraftan da ekonomi tarafını bırakmamaya çalışıyorum. İletişim danışmanlığı yapıyorum büyük şirketlere. İletişim stratejilerinin oluşturulması konusunda yardımcı oluyorum. Tecrübemi biraz da o tarafta kullanmaya çalışıyorum. Bir yandan da program sayesinde medyadan uzaklaşmamaya çalışıyorum. Bizim yaptığımız programlar da bir iletişim işi. Her iki boyutuyla da bu işlerde tecrübe sahibi olan ender gazetecilerden biriyim. Bu açıdan da televizyon bana yeni bir ufuk açtı. Halkla iletişim kurma açısından yeni bir pencere açtı. Ben de ikisini bir arada sürdürmeye devam edeceğim.
Seray’la bu projede yer almak da hem enerji verici hem hoş oluyor.
SS: Biz bu programı daha da ilerletip, geliştirmeyi düşünüyoruz. Belki süresini arttırarak daha da değişik bir ekonomi programına da imza atabiliriz ilerde.
Röportaj: Ece Saçar
(Röportaj MediaCat Dergisi’nin Aralık 2009 sayısında yer almıştır.)

Share This:

MediaCat Aralık sayısı Seda Sayan Röportajım

Celebrity Güven Endeksi yapılmaya başlandığından beri birinci çıkan, oynadığı Pepsi reklamlarıyla satış rekorları kırdıran, yaptığı her şeyle olay yaratan bir isim Seda Sayan.

Rabarba’nın hazırladığı ‘Pepsi Yaşatır Seni’ kampanyasının mobil ayağıyla MediaCat Felis Ödülleri’nde ‘En İyi Mobil Kampanya’ dalında alınan ödül sonrası Seda Sayan’la bu kampanya, programında yaşanan sahte konuk olayı ve yeni anlaşması Lay’s üzerine konuştuk.

Seda Sayan ekranda olduğu gibi, tüm içtenliğiyle sorularımıza yanıt verdi. Celebrity Güven Endeksi’nde birinci çıkmaya başladıktan sonra omuzlarına binen sorumluluğu, yer alacağı kampanyaları seçerken halkın gözünde yerini korumak için gösterdiği özeni anlattı.

MediaCat Felis Ödülleri törenine gelmeye nasıl karar verdiniz?

MediaCat’in davetiyesi gelince hiç düşünmeden menajerimi aradım. MediaCat ailesiyle birlikte olmak, o ailenin içinde olmak istedim. İyi ki de gelmişim. Bundan sonraki organizasyonlarınızda her zaman yanınızda olmak isterim.

İlk olarak Felis’te ödül alan Pepsi kampanyasıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Pepsi teklifi size nasıl ulaştı?

Pepsi reklâm teklifinin bana ulaşmasında sanıyorum ki Sinan Çetin’le Serdar Erener faktörü var. Pepsi, ajansımız Tümer&Tümer ve Alametifarika’yla çalıştı. Onlar beni buldular. Bana geldiler ve dediler ki: “Biz altı aylık bir kampanya düşünüyoruz ve bu kampanya yüzü olarak da sizi düşünüyoruz.” Bu, benim çok hoşuma gitti. Sonuçta Pepsi bir dünya markası. Bu reklamlarda oynayanlar; Beckham, Rihanna ve Jennifer Lopez. Türkiye’de de Seda Sayan dediler. Hiç düşünmeden kabul ettim. 6 ay beraber çalıştık. Herkes son derece mutluydu. Ben de ajansımdan, reklam şirketinden, Sinan Çetin’den, Serdar Erener’den ve Pepsi ailesinden son derece mutlu ayrıldım. Ama aslında ayrılmadık, Pepsi kampanyası bitti ama yeni kampanyayla birlikteliğimiz devam ediyor.

2010 yılında da Pepsi devam edecek mi?

Pepsi devam etmeyecek. Bu sefer Lay’s’le tüketicinin karşısında olacağım. Anlaşmamızı yaptık. Tabii Pepsi’nin onayını alarak yaptık. Çünkü Pepsi ailesini asla kırmak istemem. Çok iyi çalıştık. Ben öyle bir Pepsi ailesi gördüm ki karşımda, bütün kazançları söyleyen, başarıları paylaşan ki bunlar reklam yüzüne söylenmez genelde pek yansıtmazlar. Reklamverenlerin çoğu bizim ruhumuzu okşamayı bilmez. Ama Pepsi ailesi o kadar candan ve içten, benim gibiler ki, bütün başarıları beraber paylaştık. Yani başka bir şeydi o. 2010’da, Lay’s’le yine muhteşem geliyorum. Çok güzel olacak. Tüketiciye doğruyu ve güzeli sunmaya devam edeceğim.

Normalde Pepsi’nin ajansı Alice BBDO ama bu reklamda Alametifarika ve Sinan Çetin’le çalıştılar. Bunda sizin etkiniz oldu mu? Sinan Çetin’le çalışmayı siz istemişsiniz. Bu doğru mu?
Sinan Çetin her zaman benim tercihimdir. Çok önemli bir isim, çok sevdiğim, aynı dili konuştuğum bir arkadaşım. Aksine onlardan gelen bir teklifti. Reklam şirketiyle veya ajansla benim alakam yok. Ama bu sefer yeni kampanyada ben onları tercih ettim. Bu doğru. Pepsi kampanyası bana geldiğinde her şey hazırdı zaten, hepsi düşünülmüştü.

Bu sezon programınızın saati ve formatını yenilediniz. Buna nasıl karar verdiniz?

Bu kararı ben aldım. Öğleden sonra 2’ye geçtim. Fakat çok büyük bir hata yaptım. Sabah programlarında yaptığım şeyin içerisinden şarkıyı, türküyü ve orkestrayı çıkardım. Seyircim bunu çok yadırgadı, içi boş geldi. Bu hataya da çok eleştirilidiğim için düştüm. “Aman canım şurada şarkı türkü söyleyip, halay çekip, göbek atıp, burada da dert dinliyorlar” dediler. Çok eleştirilince, o zaman bir değişiklik yapayım dedim. Ben eleştirilirken reytingler tavandı. Fakat ben bu eleştirileri çok ciddiye aldım, seyirciyi hesap etmedim. Bir daha asla eleştiriyi ciddiye almayacağım. Seyirci önemli. Orada bana hata yaptırdılar. Benim seyircim beni göbek atarken görmek istiyor, ağlarken görmek istiyor, kahkahamı istiyor, ne giydim diye merak ediyor, “şimdi delirdi, kime bağıracak acaba” diye merak ediyor. Seyirci benim aklımı öyle güzel başıma getirdi ki, biz bunu istemiyoruz dediler, tepki verdiler, eski halini istiyoruz dediler. Biz de eski halimize döndük. Halk bunu istiyorsa ben de bunu yapmaya devam edeceğim.


Celebrity Güven Endeksi ilk yapılmaya başlandığında kimseye güvenmeyenlerin oranı yüzde 30’lardaydı, fakat şimdi halkın yüzde 67’si kimseye güvenmiyor. Geriye kalan oranın da büyük çoğunluğu size güveniyor. Peki sizce bu düşüşün sebebi ne? Halk neden kimseye güvenmemeye başladı?

Halk bence karşısında muhatap gördüğü kişinin doğru dürüst işler yapmasını istiyor. En ufak şeyde kırılabiliyor, en ufak bir şey de kaybedebiliyorsunuz halkı. Halk bence kendisine bir model seçiyor ve o modelin hiç hata yapmamasını bekliyor. En küçük hatada da onu silip yoluna devam edebiliyor. Ben Celebrity Güven Endeksi’nde birinci olmaya başladıktan sonra herkese “bu beni korkutuyor, bu çok önemli bir misyon” demeye başladım. Artık daha dikkatliyim. Yanında durduğum her markaya dikkat ediyorum. Bu çok önemli bir sorumluluk. Benim gibi düşünmeyenler sapır sapır dökülüyorlar. Halk sana güveniyorum derken, aslında biraz da parmak da gösteriyor. O zaman dikkat edeceksin. Ve ben çok dikkat ediyorum her şeyime. En iftiraya uğrayacak kadar kıskanılıyorum. Programıma çamur atmaya kalktılar ama halk bana inanıyor. İstedikleri kadar iftira atsınlar. Onlar benim duruşumdan, bakışımdan, bir şeyi anlatırkenki surat ifademden, vücut dilimden- yemin ediyorum ki halk deyip geçmeyin- o kadar iyi anlıyorlar ki, benim onları asla kandırmayacağımı, onlara asla yalan söylemeyeceğimi çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla bana bu çamuru atanlar, bana iftira atanlar avuçlarını yaladılar.

Tam olarak nasıl gelişti bu sahte konuk olayı?

18 yıldır televizyon programı yapıyorum. 18 yılda bir kere bu sezon, bilgim haricinde bir olay gelişti. Ayrıca, bütün reality şovların içinde tek cast kullanmayan 18 yıldır benim. Bu lekeyi atan kanalın yan kuruluşu gazete, ki televizyon kanalında akşama kadar cast var. İnanamadım. Allah’a havale ettim. Herkes her şeyi o kadar iyi biliyor ki… Akşama kadar programlarında cast kullananlar benim için seyirciyi kandırıyor dediler. Seyircim benim onları kandırmadığımı çok iyi biliyor. Bunu duyunca üzerime düşeni yaptım, ekibin işine son verdim. Ama çok da kötü bir şey yoktu, kimseye zarar veren bir şey değildi. Ama medya… Maalesef hepsi bir değil. Çok dürüstler de var, maalesef kalemini böyle bilinçsizce, ahlaksızca kullananlar da var.

Peki sizce bu olaydan sonra size güvenenlerin oranlarında bir düşüş olur mı?

Asla olmayacak. Ben MediaCat dergisini elime aldım, yayında da söyledim. Bu güvenilirlik “hangi ünlünün önerisi, tavsiyesi sizin için mühim” araştırması. Ben bir uyuşturucu kullananı çıkarıp “bu güzel bir şey yapıyor bunu yapın demedim ki” halkın bana güveni sarsılsın. Benim oylarım yukarı çıkar aşağı inmez.

Siz kime güveniyorsunuz ünlülerden, kimin tavsiyesine inanırsınız?

Hiç kimseye güvenmiyorum. Sadece ünlülerden değil ben kimseye güvenmiyorum. Ben de yüzde 67’nin içindeyim.

Bir isim vermek gerekirse peki? Mesela sizin alt sıralarınızda Uğur Dündar var…

Uğur ağabey bu memlekete yaptığı işlerle damgasını vurmuş çok önemli bir kişilik. Uğur Dündar’la ilgili ben bir yorum yapamam. Hakikaten çok sevdiğim, saygı duyduğum büyüğüm benim o. Ben, mesela program hazırlarken Uğur Dündar’ın hazırladığı programlardan çok esinleniyorum. Yani o yaptıysa benim için doğrudur düşüncesi var. Doğru yerden yakaladın evet. Uğur ağabeyi seviyorum ve onun programından çok alıntılar yapıyorum. Ama kimseye güvenmiyorum.

Sanatçılar krize çok açık insanlar, en ufak bir şeyde kıyamet kopuyor. Sahte konuk olayı gibi krizlerle nasıl başa çıkıyorsunuz? Danışmanlığınızı yapan birileri var mı?
Krizi nasıl yönetiyorum: Allah’a sığınarak, dua ederek ve çok tez zamanda göster görsünler diyorum. Sakın benim kimse bedduamı almasın, çünkü hiç kimse için kötü düşünen bir insan değilim. Hiç kimsenin işini kıskanmam, güzelliğini kıskanmam, güzele hayranımdır, herkes başarılı olsun isterim. Çok insan desteklerim. Ama bana yapanlara Allah gösteriyor. Çünkü ben çok insan besliyorum, bakıyorum. Koca bir sülale bakıyorum, koca bir ekip çalışıyor yanımda, bir sürü insanın derdine derman olmaya çalışıyorum, okullar yaptırıyorum, vergi rekortmeni oluyorum, alıp cebime indirmiyorum. Nerede bana bu çamur atanların patronları? Ne ödemiş, ne yapmışlar? Ben vergi rekortmeniyim, okullar yaptırıyorum, çocuk okutuyorum, hastaların şifa bulması için hastanelerin kapısına gidip yalvarıyorum. Ama onlar oturuyorlar, Seda Sayan halkı kandırıyor diyorlar. Seda Sayan halkı kandırmaz. Celebrity Güven Endeksinde birinci ilan edilmem ve Pepsi kampanyasıyla iyice kıskanıldığım için bu iftiralarla karşılaştım. Açık yüreklilikle de söylüyorum, yeni kampanyayla %62-65’ler bekliyorum.


Seda Sayan Marketing nasıl gidiyor?

Bunu başlattım ama sonra birlikte yola çıktığımız arkadaşlara bıraktım. Şimdi onlar götürüyorlar bu işi. Çok zaman isteyen bir şey marketing, ama çok insana da o işsizlikte istihdam sağlandı. Çok insan bayilik açtı. Bayilik açan hiç kimseden şu kadar para var denmeden, karşılığında ürün aldılar, franchaising’ler aldılar. Çalışmaya başladılar. İnternet üzerinden satışlar yapmaya başlandı. Ben artık yokum ama onları destekliyorum. Devam ediyorlar. Sonuçta benim adım orada olduğu müddetçe yanlarında olacağım. Dediğim gibi çok zaman isteyen bir olay. Yani biraz da pişman oldum. Beni çok aşıyor. Çok yorucu. Zaten sabah 9’da buraya giriyorum, öğleden sonra program ve sonra toplantı yapıyoruz. Haftanın 5 günü program yaptığımız için çok yorucu oluyor, ertesi gün için sürekli toplantı yapmamız gerekiyor. Bunun yanı sıra konserlerim var, kendi işlerim var, reklam çekimlerim var, onların lansmanları var. Bunların arasında Seda Sayan Marketing bir hataydı. Ama girdim. O kadar insanın iş yapıyor olması beni mutlu etti, insanlar Seda Sayan diye geldiler. Eski ortaklarım da gayet namuslu, dürüst insanlar. Onlar devam ettirecekler ben ancak dışardan destek verebilirim.

Röportaj: Ece Saçar


(Röportaj MediaCat dergisinin Aralık 2009 sayısında yer almıştır.)

Share This:

MediaCat Kasım Sayısı- Mavi Jeans Genel Müdürü Cüneyt Yavuz Röportajı(m)

İstanbul’da doğan ve bu şehirden ilham alarak dünyaya açılan ilk moda markası olan Mavi, giyim ve stil özgürlüğü odaklı yeni reklam kampanyası ‘Burası İstanbul’ ile dikkatleri üzerine topladı. Krizden etkilenmeyen, hatta krizden daha da güçlenerek çıkan markanın Genel Müdürü Cüneyt Yavuz’la yeni reklam kampanyaları ve iletişim stratejileri üzerine konuştuk.
Mavi Genel Müdürü Cüneyt Yavuz, markanın Mavi Jeans’ten Mavi’ye dönüşüm hikâyesinden reklam çalışmalarına, kriz performansından kendisinin en sevdiği modele kadar Mavi’nin son durumunu anlattı.
‘Burası İstanbul’ kampanyasında yine Ali Taran’la çalıştınız ve kampanya çok ses getirdi…
Biz Ali Taran’la 12 yıldır beraberiz. Ali Taran bizim Mavi ailemizin bir parçası. Bizim şirket kültürümüz bir aile yapısında çalışan, sıcak bir şirket. Ali Taran da bizi ve markamızı çok iyi bilen biri. O nedenle kiminle çalışacağımız hakkında bir tereddüdümüz yoktu.
Toscani ile çalışmaya devam ediyor musunuz?
Yok, bu aşamada etmiyoruz. Aslında yola çıkarken Toscani’yle ve ‘Kafana Göre’ kampanyasıyla daha kapsamlı bir planımız vardı fakat değişen konjonktür ve İstanbul 2010 konseptiyle beraber biz tekrar Ali Taran’la ve ‘Burası İstanbul’ söylemiyle yolumuza devam ediyoruz.
Yurtdışında da birçok mağazanız varken neden Toscani’den vazgeçtiniz?
Vazgeçmek değil aslında. Toscani yine hayatımızda olabilir. Biz istediğimiz dönemde bir outdoor reklam kampanyası yapabiliriz. Dolayısıyla Ali Taran, Oliviero Toscani gibi bir seçim yok. Bir tanesi Mavi’nin en güçlü reklam kampanyalarını beraber yaptığımız, televizyon gibi en mass mecraya taşıdığımız, stratejimizi belirlediğimiz iş ortağımız, diğeri ise görsel anlamda, moda görüntüsü anlamında, styling anlamında Mavi’ye değer katan biri.
Peki, bu kampanyayı yurtdışında da aynı şekilde mi yayınlanıyorsunuz?
Kampanyamız yurtdışında da ‘Here is İstanbul’ temasıyla yayınlanıyor. İstanbul’un tanıtımına dolaylı olarak katkıda bulunuyoruz. Bununla gurur duyuyoruz. Bir de İstanbul tişörtlerimiz var. İstanbul tişörtleri şu anda, dünyanın en önemli sanat merkezlerinden Grand Palais’te düzenlenen, 10 Ekim 2009 – 25 Ocak 2010 tarihleri arasında gezilebilecek ‘Bizans’tan İstanbul’a: İki kıtanın Limanı’ sergisinde Türkiye’yi temsil ediyor.
Yurtdışı reklamlarında hangi ajanslarla çalışıyorsunuz?
Ana kampanyalar İstanbul’dan çıkıp diğer ülkelere taşınıyor. Gerek Amerika, Almanya, Kanada’da olsun pazarlamanın buradan oraya olan uzantısı yoğun bir şekilde basınla ortaklaşa çalışıyor. . Ama böyle büyük şu ajans bu ajans diyeceğim ajanslarla değil.

Yurtdışındaki reklam yüzünüz olarak Lady Gaga veya Avril Lavigne gibi isimler telaffuz ediliyor. Bunlar doğru mu?
Doğru. Reklam yüzü değil de NewYork’taki, Vancouver’daki, Montreal’deki ve Türkiye’deki mağazalarımıza her gün birlerce meşhur insan gelip gidiyor. Biz dergilerde bu ünlülerin üstlerinde Mavi görünce, mağazalardan gelen bilgileri de göz önünde bulunduruyoruz ve ancak o zaman bu görselleri kullanıyoruz. Mavi mağazalarını ziyaret eden ve Mavi giyen ünlüler arasında; Lady Gaga, Avril Lavigne, Fergie, Jully Black, Hayden Panetterie, Girlicious, The Latency gibi dünyaca ünlü isimler yer alıyor. Bunları paylaşabileceğimiz ölçüde paylaşıyoruz. Mesela, son bomba, iki hafta önce Kanada’daki mağazamıza Zac Efron geldi.

Reklam kampanyalarında mecraları nasıl kullanıyorsunuz?
Biz Mavi olarak, televizyon üzerinden iletişim kurabilmeyi başaran bir marka olduğumuz için televizyonu mümkün olduğunca sık olarak kullanıyoruz. Fakat tadında bırakıp heyecan yaratacak şekilde. Görsel işini de vitrinlerimiz üzerinden yürütebiliyoruz. Çünkü 25 milyonun üzerinde tüketici mağazalarımıza giriyor. Ayrıca, 150’nin üzerinde Mavi Nokta’mız var. Bunların görselleri de en önemli iletişim mecralarından biri.
Dijital mecrayı nasıl kullanıyorsunuz?
İnternet ve sosyal medya kanallarını da bir bütün olarak ele alıp aktif biçimde kullanıyoruz.  2009’da www.mavi.com’u tamamen yenileyerek Mavi’nin renkli dünyasını çok daha iyi anlatan bir web sitesi hazırladık. Uçukmavi.com adında moda, müzik, sanat, tasarım ve fotoğrafın güncel hayata karıştığı yeni bir adres yarattık. Mavi, sosyal medya kanallarını da etkili bir biçimde kullanan markaların başında geldi. Facebook, Twitter ve Friendfeed üzerindeki Mavi sayfaları aracılığıyla gençlerle interaktif iletişim kurmaya devam ediyoruz.
İnternet üzerinden bir kampanya yapmayı düşünüyor musunuz?
Dönem dönem yaptığımız aktivitelerin duyurularını onlarla ilgilenen insanların ilgisini çekmek adına birtakım linklerle ilişkilendirerek insanları Mavi dünyasına getiriyoruz. Şu anda Facebook’ta Mavi Jeans Fit adında bir application’ımız dolaşıyor. Küçük bir testimiz var. Fakat advergame olarak şu anda yok, çok kısa zamanda o da hayatımıza girecek. ‘Burası İstanbul’ çok kitlesel bir kampanya olduğu için şu anda onunla ilerliyoruz ve bu kampanya için de yakın gelecekte kullanacağımız bir numaralı mecra televizyon.
Reklam bütçenizde internete ne kadar pay ayırıyorsunuz?
Toplam bütün reklam bütçesinde internetin alacağı pay yüzde 15-20’leri buluyor. Son zamanlarda web sitemizi yeniledik ve oralara yatırım yaptık. Çok vakit ve para harcadık. Onu da canlı tutmamız lazım. Yapılacak çok şey var. Facebook, Twitter, Friendfeed gibi mecraları ilk kullanan markalardanız. Her gün mutlaka birkaç gönderimimiz var. Blogumuz modadaki güçlü duruşumuzu ve bu dünyayı nasıl algıladığımızı çok güzel ifade ediyor. Bunu ilk yapan markayız. Nasıl ki Mavi; markasıyla, satış hacmiyle Türkiye’nin lider markasıysa, reklamlarıyla da en öncü markasıysa internette de en iddialı marka olmak istiyoruz.

Peki, Türkiye’de jean piyasasının hacmi ne kadar?
Türkiye’de bluejean piyasası yaklaşık 800 milyon dolar civarında. Bu sabit bir pazar. Ne büyüyor ne küçülüyor. Mavi’nin payı da git gide artıyor. 12 yıldır pazar lideriyiz. Biz genel olarak sektöre bakarsak ne kadar oyuncu, ne kadar yenilik ve heyecan olursa o kadar mutlu oluyoruz. Pazardaki hareketten lider olarak olumlu olarak etkileniyoruz. Bu pazarda resim büyük olmasına rağmen paylar çok küçük. Çünkü herkes kot yapıyor. Ayrıca bluejean gece de giyilen sokağa da giyilen bir konum aldığı için, biz aslında kendi içimizdeki büyümeleri takip ediyoruz. Yılda yaklaşık 2 milyon adet civarında bluejean satıyoruz. Bu da iyi bir rakam.
2009 yılı Mavi için nasıl geçti?
Mavi, yaşanan ekonomik dalgalanma nedeniyle zorlu geçen 2009 yılında sağlam adımlarla büyümeye devam etti. Bu dönemde, Mavi’nin büyüyen dünyasıyla birlikte genişleyen ürün gamının çok önemli bir katkısı oldu. Markamızı Mavi Jeans’ten Mavi’ye taşımak adına önemli adımlar attık. Yaptığımız analizler sonucunda verimsiz olduğunu gördüğümüz mağazalarımızı kapatarak, daha verimli lokasyonlarda, m² olarak daha büyük mağazalar açtık. Yaratıcı pazarlama stratejilerimiz sayesinde müşterilerimizle olan ilişkimizi her zaman güçlü tutmaya çalıştık. Yurtiçinde ve yurtdışında gerçekleştirdiğimiz etkin iletişim çalışmalarını şartlar ne olursa olsun kesintiye uğratmadık. ‘Taze Geldi’ konseptiyle mağazalarımıza her hafta yeni ürünler girmesini sağladık. Yine mağazalarımızda farklı ürün ya da ürün gruplarına dikkat çekmek için her ay bazı ürünleri ‘Kahraman Ürün’ yaptık ve ayın kahraman ürünü olarak vitrinlerimize taşıdık. Aksesuar kategorimizi planlarımız doğrultusunda daha da büyüttük. Aksesuarın cirodaki payını yüzde 5’lerden yüzde 13’lere çıkardık. Neredeyse 3 katına çıkarak zenginleşen aksesuar grubumuzun, Mavi’nin büyümesine önemli bir katkısı oldu.
2009 krizini gerçekten fırsata mı çevirdiniz?
Krizi fırsata çevirme konusunda yorumum şu, birtakım fırsatlar hep var, kriz zamanında da var. Aksesuarla ilgili, kampanyamıza hazırlıkla ilgili olarak İstanbul’u kullanmak var, taze geldi konseptiyle tüketicilere ürünlerimizi tanıtmak var. Mavi Jeans’ten Mavi konumlandırmasına gelmek var… Böyle bir yolculuk var. Marka tarafında ve perakende tarafında güçlendik. Ben şöyle ayrıcalıklı bir iş yaptığımızı düşünüyorum, perakende sektöre baktığımızda, bu kriz döneminde insanlar bir anda outlet, ucuzcu vs. kısaca o dönemin rüzgârında hareket etti. Biz Mavi olarak daha çok ortada durmak istediğimizden, bu dönem içerisinde mağaza miksimizi ve yeni mağazalarımızı A tipi mağazalarda yoğunlaştırdık. İnsanlar daha çok C tipi yerlere koştu, outlete gitti. Bizse sezon ve taze gelen ürünleri satan, taze duran, yenilikleri olan ve doğru fiyata doğru kalitede ürünleri sunan bir marka olmayı tercih ettik. Bundan dolayı da mutluyuz. Geriye dönüp baktığımızda ne yaptık dersek, metrekaremiz %3-4 civarında büyüdü. Bu sırada 10 mağaza açıp 10 mağaza kapadıysak, düşünülenin aksine kapattıklarımız daha çok outlet tipi, üretim fazlası satan mağazalardı. Kaliteli duruşumuzu gösteren noktalara tüketici ilgi gösterdi. Vitrinlerimiz daha dikkat çekiciydi, ürünlerimiz daha tazeydi, oradan da mükâfatlandırıldık müşterilerimiz tarafından.
Yurtdışında da aynısını yaşadınız mı peki?
Yurtdışında bizim Kanada, Amerika, Almanya işlerimiz var. Almanya merkezli Avrupa işlerimizde olumsuz bir etkilenme yok. Türkiye üzerinden gittiğimiz Rusya pazarı, İran pazarı gibi, yakın çevredeki ikincil üçüncül pazarlarda da markamıza yatırım yapmaya başladık. Müşteriler buraya gelip, Mavi’nin güzel ürünlerini alıp orada toplu satıyordu. Bu sene, bu saydığım yakın ülkelere koleksiyonumuzu biz götürdük. Oradan biz sipariş aldık. Marka konumlandırmasıyla ilgili stratejiler geliştirdik. Bundan sonraki beş yılda Rusya’da, İran’da, Türki Cumhuriyetlerde, Balkanlarda ne yapabilirize ayırdık. Türkiye bazlı olan dış ticaretimiz de iyi gitti. Almanya kendini korudu. Amerika’da stratejik bir kırılmamız var. Kanada’da süperiz. Dış pazarlarda bu sene parlayan yıldızımız Kanada. Kanada derslerini Amerika’ya yansıtmak istiyoruz. Bir de bu sene Uzak Doğu’da da ofis açtık, Hong Kong ve Shangay’da. Bu ofislerle oradaki üreticilere daha da yaklaşmak ve o pazarı da takip etme kararı aldık. O daha bebek. Bu işlerde biraz sezonu uzun işler olduğu için, en erken konuşabileceğimiz tarih şanslıysak en erken 2011’in yazı falan olur.
Mavi’de sizin en sevdiğiniz jean modeli hangisi?
Şu an üzerimde kurucu büyüğümüz Sait Akarlılar’ın benim için özel olarak diktirdiği Cüneyt Yavuz marka var. Kumaşı harika. Ama normalde bir mağazamıza girdiğimde Hunter giyiyorum.

Röportaj: Ece Saçar

Share This: