16. Filmekimi 29 Eylül-8 Ekim’de İstanbul’da, Ekim boyunca 6 şehirde

#filmekimdebaslar yıllardır böyle. Film Ekimi benim en sevdiğim sonbahar etkinliklerinden. Ve bu yıl da o kadar güzel filmler seçmişler ki, seçkideki filmlerin hepsini izleyesi geliyor insanın. Ben de aşağıda 10 filmlik bir seçki yaptım. Ama önce bu yılki festival hakkında biraz bilgi verelim.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 16. kez düzenlenen Filmekimi bu yıl 29 Eylül-8 Ekim tarihlerinde İstanbul’da, Ekim ayı boyunca da İstanbul dışında gösterimlerine devam ediyor.

Filmekimi gösterimleri İstanbul’da bu yıl da Beyoğlu ve Atlas Sinemaları, Kadıköy Rexx Sineması ve Cinemaximum City’s Nişantaşı’nda yapılıyor.

Filmekimi’nin bu yıl bir de sürprizi var. Günümüz Fransız sinemasının en büyük dehalarından Bruno Dumont’un Fransa tarihinin en önemli kahramanlarından Jeanne d’Arc’ın çocukluk ve gençlik dönemini müzikal formunda anlattığı filmi Jeanette’in programda yer almasının yanı sıra, filmin müziklerini yapan, Fransız breakcore dehası, prodüktör Gautier Serre’in ne müzikal ne mental sınır tanıyan projesi Igorrr da Filmekimi iş birliğiyle 2 Ekim’de ilk defa İstanbul’da Salon’da bir konser verecek.

2011’de başlayan İstanbul dışı gösterimlerine Filmekimi, bu yıl da İstanbul’un ardından 27-29 Ekim tarihlerinde ilk kez Bodrum’a da uğrayacak, 6-8 Ekim’de Edirne, 13-15 Ekim’de Eskişehir, 13-17 Ekim’de Ankara, 20-22 Ekim’de Diyarbakır ve 20-24 Ekim’de İzmir olmak üzere 7 farklı şehirde gerçekleştiriliyor.

Bilet fiyatları nedir diye soracak olursanız?

Filmekimi İstanbul gösterimlerinin hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) sadece 8 TL. Tüm 21.30 seansları 20 TL ve hafta sonu seansları tam 20 TL, indirimli 14TL.

Filmekimi Edirne tüm seanslar tam 15TL, öğrenci 13 TL,
Filmekimi Eskişehir tüm seanslar tam 11 TL, öğrenci 9 TL,
Filmekimi Ankara tüm seanslar tam 17 TL, öğrenci 14 TL,
Filmekimi Diyarbakır tüm seanslar tam 11 TL, öğrenci 9 TL,
Filmekimi İzmir tüm seanslar tam 17 TL, öğrenci 14 TL,
Filmekimi Bodrum tüm seanslar tam 14TL, öğrenci 12 TL,

Vodafone Red ve FreeZone’lular bu yıl Filmekimi’ne 1 bilet aldıklarında 2. biletleri hediye olacak.

Lale üyeleri bu yıl da biletlerini %25’e varan indirimlerle öncelikli olarak alabilecekler.

Peki ben hangi 10 filmi seçtim?

  1. The Square (İsveç sevgim malum)

Bir önceki filmi Force Majeure / Turist ile aile kurumunu eleştiren Ruben Östlund, Altın Palmiyeli yeni filmi The Square ile bu kez sanat dünyasını tiye alıyor. İsveç’in Oscar için aday adayı gösterdiği filmin yönetmeni Östlund’un “görselliği ve hikâyesiyle izleyiciyi kışkırtıp eğlendirecek zarif bir taşlama” olarak tanımladığı The Square, Cannes ana yarışma jüri başkanı Almodovar’a göre “siyaseten doğruluğun tahakkümünü” ele alıyor. Müzeler ve sergi alanlarının steril ortamını mekân alan The Square stilize görselliği, sivri yaklaşımı ve kavramsal sanatı ele alışıyla hem çok çarpıcı, hem de gerilimli. Ruben Östlund’un 2014’te yine Cannes’da Jüri Ödülü kazanan filmi Force Majeure de Türkiye prömiyerini Filmekimi’nde yapmıştı.

       2. England Is Mine (Morrissey hayranıyım)

1970’lerde Manchester’daki ilk gençliğinden The Smiths’i kurduğu günlere Morrissey’in portresi, Mark Gill’in yönettiği England Is Mine’da anlatılıyor. Duygu yüklü şarkı sözleriyle, benzersiz ses tonuyla, The Smiths ile başlayıp solo kariyeriyle İngiliz ve hatta dünya müziğini hâlâ etkilemeyi sürdüren idol müzik adamı Morrissey’i filmde Christopher Nolan’ın son filmi Dunkirk’te de rol alan, yükselişteki genç oyuncu Jack Lowden canlandırıyor. Morrissey’in arkadaşı, feminist punk sanatçı Linder Sterling’i ise Downton Abbey dizisinde Lady Sybil rolündeki Jessica Brown Findlay canlandırıyor. Dünya prömiyerini temmuz ayında Edinburgh Film Festivali’nin kapanışında yapan England Is Mine, adını The Smiths şarkısı “Still Ill”den alıyor.

      3. Mutlu Son (Haneke favori yönetmenlerimden biri)

Michael Haneke’nin Cannes’da yarışan son filmi Happy End, gitgide duyarsızlaşan toplumumuzu, burjuva bir aile ve sosyal medya üzerinden anlatıyor. Filmin başrollerini Haneke’nin fetiş oyuncularından Isabelle Huppert, Jean Louis Trintignant ve yönetmenliğiyle de tanıdığımız Mathieu Kassovitz paylaşıyor. The Guardian gazetesinin “saf psikopatlığın şeytani pembe dizisi” sözleriyle tanımladığı Happy End, Haneke’nin işlevsiz aile, intikam, suçluluk ve bastırılmış duygular gibi alışageldiğimiz temalarını ele alıyor.

       4. 120 BPM (Almodovar’ın yorumu beni etkiledi ve merak ettim)

Robin Campillo’nun senaryosunu yazdığı, yönettiği ve kurgusunu üstlendiği 120 Battements Par Minute / 120 BPM, Cannes’da dört ödül birden kazandı. Film, 1990’ların başında, AIDS’in hiç durmadan can aldığı umutsuz günlerde, toplumdaki umursamazlığa, tahammülsüzlüğe ve ayrımcılığa karşı eylemlerini yükselten Act Up Paris örgütünü ve eylemcilerini merkez altına alıyor. Cannes’da jüri başkanı Pedro Almodovar’ın gözyaşlarıyla en çok etkilendiği film olduğunu söylediği ve jüriden Büyük Ödül alan 120 BPM, bunun yanı sıra Kuir Palmiye, FIPRESCI ve “dünyamızın gerçeklerini en iyi yansıtan” filme verilen François Chalais Ödüllerini de kazandı. Filmin oyuncu kadrosunda Nahuel Pérez Biscayart, Arnaud Valois ve Adèle Haenel yer alıyor.

       5. The Killing of A Sacred Deer (Hem yönetmeni hem de oyuncuları ile izlenmeyi hakettiğini düşünüyorum)

Köpekdişi ve The Lobster ile aklımızı alan Yorgos Lanthimos, suçluluk, vicdan ve öç alma kavramlarını tavizsiz bir sertlikle ele aldığı son filmi The Killing of A Sacred Deer ile seyirciyi yine garip bir oyuna davet ediyor. Başrollerini Colin Farrell ile Nicole Kidman’ın olağanüstü bir performans göstererek paylaştığı film, Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü aldı. Hem izleyenleri hem eleştirmenleri ikiye bölen bu cüretkâr film, Lanthimos’tan beklenenleri fazlasıyla karşılıyor.

6. Rodin (Biyografik filmleri çok seviyorum)

Efsane heykeltıraşın yapıtları, hayatı, aşkları… Modern heykel sanatının en tanınmış, usta ismi Rodin, “Düşünen Adam”, “Öpücük” gibi yapıtlarını ortaya çıkartırken hayatında neler oluyordu? Jacques Doillon’un yönettiği filmde Rodin’i İnsanın Değeri ile tanıdığımız Vincent Lindon, muhteşem bir performansla canlandırıyor; Camille Claudel’i ise Fransız rock yıldızı Izïa Higelin oynuyor.

7. • anne! / mother! (Aronofksy takip ettiğim bir yönetmen ve Jennifer Lawrance ‘ın oyunculuğunu da merak ettim)
Dünya prömiyerini Eylül’de Altın Aslan için yarıştığı Venedik Film Festivali’nde yapan anne! daha ilk gösteriminde hem eleştirmenleri hem sinemaseverleri ikiye böldü, hem yuhalamalar hem alkışlarla karşılandı. Filmde Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı, kocasıyla sakin bir hayat sürdüren bir kadının huzuru, yanlarına yerleşen bir çiftin gelişiyle bozuluyor. Film ekibinin “cesur, benzersiz, eklektik”, eleştirmenlerin “müthiş, ürkütücü, muhteşem” diye tanımladığı, anne!, Darren Aronofksy’nin bugüne kadar yönettiği en şaşırtıcı, en sürprizli film. Black Swan / Siyah Kuğu ile psikolojik gerilim türünde ustalığını kanıtlayan Aronofksy, anne! ile gerilim türüne yeni bir klasik kazandıracak gibi görünüyor. Filmin müzikleri ise 2012 Salon İKSV’de konser veren Jóhann Jóhannsson’a emanet.

8. Beni Adınla Çağır / Call Me by Your Name (Filmin adı ilgimi çekti)
Yıl 1983, yer Kuzey İtalya… Tatilini ailesiyle birlikte geçiren genç bir delikanlı, güneş, yaz ve yazlık havası… Bu tatlı yaz kasabasında her yarın, bir düne benzemektedir. Ta ki ailenin arasına her şeyi değiştirecek bir yabancı karışıncaya kadar. İtalyan yönetmen Luca Guadagnino, James Ivory ile birlikte Andre Aciman’ın çok sevilen romanını beyazperdeye uyarlarken bütün maharetlerini benzersiz bir sinema duygusuyla bir araya getiriyor. Beni Adınla Çağır / Call Me By Your Name, her saniyesi üstün bir sinema aşkıyla örülmüş, temas ettiği tüm hisleri izleyiciye geçirmeyi başaran muazzam bir film. Şüphesiz yılın en iyilerinden.


9. Çavdar Tarlasındaki Asi / Rebel In The Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar kalp ben)
Amerikan edebiyatının en yetkin, edebiyat dünyasının en gizemli isimlerinden J.D. Salinger yıllarca gözlerden uzak durdu; okurlarının, hayranlarının ve öğrencilerinin ulaşamayacağı bir şekilde kendini dış dünyadan soyutladı. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan Çavdar Tarlasındaki Asi / Rebel In The Rye, hem Salinger’ın kariyerinin hem de dünya edebiyatının başyapıtlarından Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanını yazışı ekseninde yazarın gençlik yıllarını ve pek de fazla bilinmeyen, ancak kendisine ağır bir travma kazandıran 2. Dünya Savaşı sırasında cephede geçirdiği günleri anlatıyor. Buffy’den Gilmore Girls’e birçok dizi ve filmde rol alan Danny Strong’un yönettiği bu ilk filmde yazarı Mad Max:Fury Road’dan A Single Man / Tek Başına Bir Adam’a rol aldığı filmlerde parlayan Nicholas Hoult canlandırıyor.

10. Son Tatil / The Leisure Seeker (Helen Mirren’ın askerleriyiz)
Filmekimi’nde önceki yıllarda Human Capital / İnsan Sermayesi ve Like Crazy / Deli Dolu ile yüreklerimizi ısıtan İtalyan yönetmen Paolo Virzi, bu kez yaşlı bir çiftin peşinde yollara düşüyor, dünyadan ve hayattan zevk almak için aslında ne kadar azla yetinebileceğimizi anlatıyor. Virzi’nin tabiriyle “bir şarkı kadar sade, komik ve hüzünlü, biraz çatlak ama mutluluk veren bir özgürlük filmi” Kanadalı efsane oyuncu Donald Sutherland ile Oscar’lı efsane Helen Mirren’a yeniden hayran kalmak için birebir.

Bonuslar:
• Ertesi Gün / The Day After 
Ertesi Gün / The Day After, neredeyse her filminde kadın-erkek ilişkisini farklı bir düzlemde inceleyen Hong Sang-soo’nun “erkeklik mefhumuyla” yeni yüzleşme filmi. Karısını genç bir kadınla aldatan ve içten içe bunun acısını yaşayan bir adamın başka bir genç kadınla tanışma hikâyesini anlatan Ertesi Gün, bir yandan vicdan üzerine akıl yürütürken diğer yandan kadınların toplumsal rolüne dair derinlikli bir karakter incelemesi sunuyor. İçki masaları, duygu patlamaları, erkekliğin nabza göre şerbet hali, aşkın yüceliği ve bütün bunlara eşlik eden uzun diyaloglu sabit plan sekanslar… Ertesi Gün / The Day After’de, iyi bir Hong Sang-soo filminden beklenen her şey var.

 

• Foxtrot 
İsrailli yönetmen Samuel Maoz’un 2009 yapımı savaş karşıtı Lebanon / Lübnan’dan bu yana çektiği ilk film olan Foxtrot, dünya prömiyerini henüz tamamlanan Venedik ve ardından Toronto film festivallerinde yaptı. Film, askerdeki oğlunun ölüm haberini alan bir babanın yas sürecinde akrabalar ve ordu yetkililerinden bunalarak bir öfke nöbetine tutulması ile başlıyor ve sürprizlerle ilerliyor. Yazgı kavramını farklı yönlerden sorgulayan filmin başrolündeki Lior Ashkenazi, 2016’da İstanbul Film Festivali Altın Lale jürisinde yer almıştı. Foxtrot, Venedik Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı.

• İçimdeki Güneş / Let The Sunshine In 
Juliette Binoche’a uzun zamandır oynadığı en güzel rolü veren Claire Denis’nin son filmi, boşanmış, tek çocuklu bir kadının “gerçek” aşk arayışını ironik bir dille anlatıyor. İçimdeki Güneş / Let The Sunshine In’de Binoche’un canlandırdığı Isabelle, 50’li yaşlarını süren, duygularının hayatını yönlendirmesine izin veren, mutsuz ve kararsız bir sanatçıdır. Tanıştığı birkaç erkekle ilişki kurmayı dener, ancak bu adamların uyumsuzlukları, iletişim kazaları, tuhaf ve hatta komik durumlar onu yıldırır. Günümüz dünyası ve ilişkilerinin zorluğuna mizahi bir yolla eğilen film, Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünden büyük ödülle döndü.

PS: Filmlerle ilgili bilgiler, İKSV filmekimi basın bülteninden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın